Osmanlı devlet teşkilâtında harem-i hümâyûn tabiri hem haremi hem de enderunu içine alır. Enderun padişah, saray ve devlet hizmetinde bulunacak erkeklerin, harem ise ikametgâh görevinin yanında kadınların yetiştirilmesi için bir eğitim müessesesidir. Bu bakımdan hareme yüksek dereceli kadınlar akademisi de denilebilir. Burada en alt kademe olan cariyelikten ustalığa kadar bir terfi sistemi bulunmaktadır.
Haremin bu son derece çarpıcı ve ilgi çekici yönü ne yazık ki, hep geri plana itilmiş ve yeterince değerlendirilmemiştir. Buna karşılık harem hayatının gizliliği ve mahremiyeti herkese malum olduğu halde özellikle batılı yazarlar tarafından hiç bilinmeyeni en bilinen kısmıymış gibi harem hakkında anlatılanlar basit ilişkiler üzerine kurulmuştur. Buradaki bilgilerle senaryolanan çeşitli film, roman ve tiyatrolarda da maalesef çok geniş bir teşkilata sahip bulunan haremin asıl fonksiyonu göz ardı edilmiş veya maksatlı olarak unutturulmaya çalışılmıştır.
Oysa son yıllarda harem üzerine yapılan yerli ve yabancı bilim adamlarının yaptıkları çalışmalar Osmanlı sarayının harem bölümünün padişahın evi ikametgâhı olmasının yanısıra dünyada eşi benzeri görülmeyen bir mektep hüviyetinde olduğunu gözler önüne sermektedir.
Harem-i Hümayun hakkında on yıllık yorucu bir mesai sonunda arşiv belgelerine dayalı bir doktora tezi hazırlayan Amerikalı uzman Leslie Peirce "Biz batılılar İslam toplumunda cinselliği saplantı haline getirmek gibi eski ama güçlü bir geleneğim mirasçılarıyız. Harem, müslüman cinsel duyarlılığı üzerine kurulu Batı efsanelerinin kuşkusuz en yaygın simgesidir" dedikten sonra haremin amaç ve teşkilatı hakkında verdiği bilgiler aleyhteki iddialara en güzel cevaptır.
"Hanedan ailesi üyeleri için harem bir ikametgâhtı. Sultan ailesinin hizmetkârları için ise bir eğitim kurumu diye tarif olunabilir. Genç kadınlar sadece padişaha uygun cariyeler ve annesiyle diğer ileri gelen harem kadınlarına nedimler sağlamak amacıyla değil, aynı zamanda askerî/idarî hiyerarşinin tepesine yakın erkekler için uygun eş sağlama amacıyla eğitilirlerdi. Enderun, saray içinde padişaha kişisel hizmet yoluyla erkekleri nasıl saray dışında hanedana hizmet hazırlıyorsa, harem de kadınları padişah ve annesine kişisel hizmet yoluyla dış dünyadaki rollerini almaya hazırlıyordu.
Azat edilerek enderun mezunları veya diğer görevlilerle evlendirilen bu kadınların payına da kocalarının oluşturduğu erkek hanelerini (selamlık) tamamlayan haremler oluşturmak düşerdi.
Sultan hanesinin kurduğu teşkilat ve eğitim kalıbı bu köle evlilikleri vasıtasıyla çoğaltılarak Osmanlı yönetici sınıfının sosyal ve politik temelini oluşturuyordu. Saray eğitim sisteminin -hem erkek hem de kadınlar için- ana hedeflerinden biri hükümran hanedana sadakatin aşılanmasıydı. İmparatorluk elitini sarmalayan bağları erkekler kadar kadınlar da sürdüğü için elitin sadakatinin odağında sadece padişahın kendisi değil, aynı zamanda sultan hanesinin kadınları, yani bir bütün olarak haneden ailesi vardı."
Yine 17. yüzyıl bazı batılı yazarlardan haremin gizliliğinin yaznısıra harem hakkında konuşamların da fanteziler üretmekten başka bir şey yapmadıklarını gözlemlemek mümkündür.
"Sarayın, ikinci avluya girmelerine izin verilen yabancıların gidebildiği kadarını gördüm... İçeriyi görmedim. Ama hükümdarlarına karşı huşu duyduklarını gösteren şahane bir sessizlik ve saygı içindeki sonsuz bir görevliler ve hizmetkârlar kalabalığı ile karşılaştım." (Henry Blunt, A Voyage into the Levant, 1638).
"Kadınlar dairesine ilişkin bir bölümü buraya, okuyucuya bu daireyi iyi bilmenin imkânsızlığını anlatabilmek için dahil ediyorum... Buraya erkeklerin girmesi yasaktır ve bu yasak Hristiyan manastırındakinden çok daha büyük bir dikkatle uygulanır...
Sultanın aşk hayatının niteliği gizli tutulur. Bunun üzerine konuşmayacağım ve bu konu hakkında hiç bir bilgi edinemedim. Bu konuda fantezi kurmak kolay ama doğru bir şeyler söylemek alabildiğine güçtür." (Jean-Baptiste Tavernier Nottvelle Relation de l'interieur du serrail de Grand Seigneur, 1675).
"Kardeşim, Osmanlı imparatorlarının sarayı konusundaki merakını herkesten
kolay giderebilirim. Çünkü yirmi yıldan fazla bir süredir bu sarayın içine
kapalı kalmış biri olarak güzelliklerini, yaşam tarzını, disiplinini gözlemleme
zamanım oldu. Çeşitli yabancı gezginlerin bir kısmı dilimize de çevrilmiş
olan bir çok fantastik tasvirine inanılacak olursa b sarayın büyülü bir yer
olmadığını hayal etmemek güçtür... Fakat sarayın asıl güzelliği içinde gözlenen
düzende ve burada yaşayan güçlü kişilerin hizmetine bakacak olanların eğitiminde
yatar." (François Petis de la Croix, Ett General de l'Empire Ottoman,
1695).
Cariyeler
Osmanlı padişahlarının hususi evi olan sarayın harem-i hümayun bölümünde valide
sultan, şehzadeleri, kızları, hanımları ve harem ağaları yanında en kalabalık
grubu cariyeler oluşturuyordu.
Sayıları dönemine göre 200 ile 750 arasında değişen bu kızlar grubu, haremin
en dikkati çeken ve üzerinde konuşulması, senaryo üretilmesi en cazip yönüydü.
Zira harem hakkında yazılabilecek her senaryoda onlar mutlaka vardı. Onlara
biçilen roller ise hiç değişmezdi... Cinsellik ve entrika...
Dünyanın belki en güzel, çekici ve yetenekli kadınları idiler. Cihan padişahının
eşi olabilecekler ve ona bir erkek çocuk vererek ileride padişahın anası olacaklardı.
Bu ise onlara
valide sultan ünvanıyla haremdeki en nüfuzlu kişi konumunu verecekti.
Bu devlet ve saadete erişebilmek hangi genç kızın rüyalarını süslemezdi...
Harem lügatte korunan, mukaddes ve muhterem olan yer anlamlarına geliyordu.
Burada yaşayan kadınlara da harem denilmesi İslamiyetin bu bölümlere belirli
bir kan bağı dışında kalan erkeklerin girişini yasaklamasından kaynaklanırdı.
Ancak bu gizlilik, Osmanlı haremi hakkında pek çok senaryolar üretilmesine
yolaçtı. Ne yazık ki özellikle Batılıların kaleme aldıkları yazılar, hep basit
cinsel ilişkiler üzerine kuruluyordu. Sonraki yazar-çizer takımı da bunları
doğru imiş gibi hiçbir tenkide tabi tutmadan kullanıyordu. Belki de öyle kullanmak
işlerine geliyor veya prim ve gününüz moda deyimiyle reyting sağlıyordu.
Gerçekte haremdeki cariyelerin fonksiyonu ne idi? Nereden toplanırlardı? Okur
- yazarlıkları ve eğitimleri hangi derecedeydi? Ne işler görürlerdi? Hangi
mekanlarda yaşarlardı? Haremde ne kadar süre kalırlardı? Nelerle mutlu veya
mutsuz olurlardı? Nasıl ve niçin ayrılırlardı? Sonra ne yaparlardı? İşte bütün
bu suallerin cevapları...
Yatılı Saray Mektebi
Bu tabiri cariyeler için kullandım. Onlar hakkında ilk bilinmesi gereken
şey köle sınıfından olmalarıydı. Efendileri ise padişahtı. Padişah onlar üzerinde
her türlü hak ve tasarrufa sahipti. Ancak bağlı bulunduğu İslam Dini, onlara
ne şekilde muamele edilmesi gerektiğini de belirtiyordu.
Gerek Kur'an-ı Kerim'de gerekse Resulullah Efendimiz'in hadislerinde köle
ve cariyelere iyi davranılması, eziyet edilmemesi, yediklerinden ve giydiklerinden
onlara da bol bol verilmesi emrediliyordu. Onları kardeşleri, oğulları ve
kızları gibi bileceklerdi. En büyük sevaplardan birisi de onları azat etmekti.
İşte Osmanlı padişahları da hareme alınan bu cariyeleri öncelikle iyi ve mükemmel
bir eğitimden geçirmeyi düşünmüşlerdi. Bu nedenle harem, gelen cariyeler için
başlangıç itibariyle sanki yatılı mektepti.
Cariyelerin saraya gelişleri ise değişik yollarla gerçekleşmekteydi.
İlk cariyeleri savaşlarda ve fethedilen düşman şehirlerinde esir edilen kadınlar
ve kızlar arasından seçilirdi. Çerkez, Gürcü ve Rus asıllı cariyeler ise genellikle
satın alınarak hareme sokulurdu. Genişleme devresinde de bu usûl aynen devam
etti. Ancak duraklama ve gerileme devri başlayınca bu kaynak kurudu
Hizmet ve Yükselme yolu
Saraya yeni alındıklarından acemi tabir olunan cariyeler, güzelliklerine
ve kabiliyetlerine göre, çeşitli hizmet sınıflarına ayrılırlardı. İçlerinden
en kabiliyetli, zeki ve güzel olanları terbiye edilmek üzere padişahın yakın
hizmetkarları demek olan hünkar kalfasına ve özellikle de haznedar ustalara
teslim olunurlardı.
Bunlar geleceğin müstakbel hanım sultanlığına ve valide sultanlığa namzet
idiler.
Cariyelerin yüzde 90'lık çok büyük bir bölümü ise haremde çeşitli hizmetlerde
istihdam olunmak üzere kalfaların ve ustaların yanına verilirlerdi.
Cariyelerin eğitimlerinin yanı sıra aynen Enderun'daki içoğlarına benzer şekilde,
çeşitli birimlerde hizmet yoluyla yükselme yolları mevcuttu. Her iki teşkilatta
da eğitime yeni başlayanlar Büyükoda ve Küçükoda denilen iki odada toplanırdı.
Daha sonra Enderundaki seferli, kiler ve hazine odalarına karşılık haremde
kiler, külhan ve hazine odaları mevcuttu. Bu görevde iken cariyelerden bir
kısmı genellikle taşra hizmetine çıkan Enderunlu gençlerden biri ile evlendirilirlerdi.
Haremde kalanlarsa en yüksek iki hizmet alanı olan Hasoda ve Darüssaade odalarında
vazife yaparlardı.
Bu üst seviyedeki grupların üyeleri padişahın veya valide sultanın şahsına
hizmet ettiklerini belirten ünvanlar taşırlardı. Hasoda'da silahtar; çukadar,
rikabdar, tülbent ağası, sır kâtibi; harem de ise berber usta, çaşnigâr usta,
kahveci usta, ibrikdar ve kâtibe usta.
Kalfalar
Kalfa: sarayda bir müddet hizmet görüp ilk acemilik devrini geçirmiş ve tecrübe
kazanmış cariyeler için kullanılan bir tabirdir. 16. yüzyıldan önce kalfa
yerine bula tabiri kullanılıyordu.
Kalfalar bulundukları dairenin bütün işlerini emrine verilen cariyelerle ifa
ederlerdi. Kıdemlerine göre, büyük kalfa, ortanca kalfa ve küçük kalfa diye
üç gruba ayrılmışlardı. Dairelere verilen kalfaların en eskisi ve yaşlısı,
o dairenin büyük kalfasıdır. Emrinde ortanca ve küçük kalfalar bulunurdu.
Büyük kalfa ağır işler yapmazdı. Kalfalar, yanındaki cariyelerle bir haftalık
daire nöbeti tutarlardı. Perşembe günü bütün daireyi temizlemek usuldendi.
Buna Perşembe hizmeti adı verilirdi. Cuma günü, nöbeti öbür kalfaya teslim
ederler, sıraları gelinceye kadar dinlenirlerdi.
Yine bir hafta süre ile yemek nöbeti tutarlardı. Her dairenin kalfası yanındaki
cariyelerle beraber, tablakarların getirmiş oldukları yemekleri içeri alırlar,
kurulmuş olan sofralara dağıtırlardı. Sofraları temizleme ve kabları yıkama
işini acemi cariyeler yaparlardı.
Sarayın en eskilerinden bir iki kişinin maiyetinde, her gece 10-15 kalfa nöbet
tutardı. Haremin Hünkar sofasında yatsıdan sabaha kadar oturup ikişer üçer,
bütün daireleri ve bahçeleri dolaşırlardı. Bunlara nöbetçi kalfalar denilirdi.
Gece bir kaza veya hastalık olursa hemen baş kâtibeye haber verirlerdi.
Her ay başında haremde genel temizlik yapılırdı. Bunlardan da anlaşıldığı
üzere harem de temizliğe çok dikkat edilirdi.
Kalabalık miktarına rağmen harem de ulvi ve dikkat çekici bir sessizlik hakimdi.
Özellikle yaşlı kalfalar, buraya ciddi ve ağırbaşlı bir çalışma havası verirlerdi.
Herkesin işi belli olup kimse kimseye karışmazdı.
Acemilikten yetişmiş kalfalar dışarıya çıkmak ve evlenmek isterlerse onların
istekleri göz önünde bulundurulurdu. Buna kalfaların çırak edilmesi adı verilirdi.
Kalfaların bazı dönemlerde Valide Sultanlar gibi Osmanlı Devlet idaresine
etki ettikleri söylenmektedir ve buna örnek olarak Canfeda Kalfa'nın Nurbanu
Sultan'ın yanında yer alarak III. Murad'a tesir ettiği nakl edilmektedir.
Bu kalfaların arasında en üstün ve önemlileri Hünkar kalfaları bir diğer adıyla
Ustalar/ Gedikli Cariyelerdir.
Cariyeler
Hünkâr Kalfaları
Harem kadınlarının yükselebilecekleri en yüksek makamdır. Görevleri padişahların hizmetlerini görmek , padişahın günlük işleriyle uğraşmak, yemeği hazırlamak şeklinde sıralayabiliriz.
Bu kadıların aralarındaki rütbeler şöyledir;
Hazinedar ve Hazinedar Usta; Padişahların hususi ve şahsi hizmetlerini görenlere
hazinedar adı verilirdi. Hünkar kalfaları özellikle bunlar için kullanılan
bir tabirdir. Hazinedarların en önemli görevleri hükümdarın şahsi hizmetini
görmekti. Hazinedar usta padişahın yanında oturabilirdi, odasına girip çıkabilirdi.
Ayrıca haremdeki hazinelerin bütün anahtarları da hazinedar ustada bulunmaktaydı.
Saray ustaları, cariyeler dairesinde Valide Sultan Taşlığına istedikleri zaman
geçebilecek durumda olan ayrıcalıklı kişilerdi. Evlenmemiş, uzun süre sarayda
yaşamış, tecrübeli saray hanımları arasında ustalığa yükselmek ancak padişahın
ve ailesinin güven ve takdirini kazanmakla mümkündür.
Kâhya Kadın: Haremin teşrifatçısıdır. Resmi günlerde düğünlerde, merasimi o idare ederdi. Yanında mühr-i hümayun bulundurulurdu. Kendine has cariyesi ve maiyeti vardı. Bunların dışında daha küçük görevlerde bulunan cariyeleri şu şekilde sıralayabiliriz.
Çaşnigir Usta: Sarayın çamaşır ve yatak takımlarına bakan ustalara denir. İlk çamaşırcı kadına Yavuz döneminde rastlanmaktadır.
İbrikdar Usta: Kahve işleriyle meşgul olanlara denirdi. Törenlere gelen kadınlara ve sultanlara kısa zamanda kahve hazırlayıp takdim etmek bunların vazifesiydi.
Kutucu Usta: Sultanların, kadın efendilerin ve ikballerin hamamda yıkanmasına yardımcı olan ustaya denirdi.
Kilerci Usta: Padişahın kilerine ve kiler takımlarına bakan kalfaların reislerine denirdi. Padişaha ait şerbetler, meyveler, çerezler hünkarın kilerinde saklanmaktaydı.
Kâtibe Usta: Haremin disiplinini, teşrifat ve nizamını sağlayan amire denir. Bunların haremde hastalar ustası, ebeler, şehzadelere süt emzirmek için tutulan dayeler ve padişahın çocuklarına bakan dadılar vardı.
Has Bahçe Safaları
Haremde yaşayan kadınlar zaman zaman serbest bir şekilde bahçelerde ve mesirelerde
halvet denilen eğlenceler tertip ederlerdi. Halvet günü üçüncü avlu tamamıyla
boşalır, bahçenin görülebilecek yerleri halvet bezleri ile örtülürdü. Bahçede
kadınların ve cariyelerin dolaşacağı yollar üzerine ve etrafına çadırlar kurulurdu.
Böylece kapalı sokaklar ve oturma yerleri meydana getirilirdi. Ayrıca oturulacak,
namaz kılınacak, oynanacak, eğlenilecek ve yemek yenilecek çadırlar da kurulurdu.
Harem ağaları "halvet" diye bağırınca nöbetçilerden başka bütün
saray halkı belirlenen gezinti alanına dağılırdı. Kadınlar yeşillikler içinde
eğlenip sohbetler ederken kızlar da kelebekler misali daldan dala, çiçekten
çiçeğe uçuşurlar vaktin nasıl geçtiğini bilmezlerdi.
Akşam üstü, yine harem ağalarının halvet sadaları onları sanki tatlı bir rüyadan
uyandırırdı. Kızlar bahçenin yaprakları, meyvaları, çiçekleri ellerinde, bütün
günkü keyiflerin hikayeleri dillerinde yerlerine dönerlerdi. Bu eğlenceler
baharın ve yazın birkaç defa tekrarlanırdı.
Bazan bu gezintiler İstanbul'un en ünlü mesire yerlerinden birine yapılır
ve burası genellikle Sadabad olurdu. Bu tip eğlencelere Beylik Gezintiler
denilirdi.
Gidilecek yerde çadırlar yine halvet sokaklarıyla birbirine bağlanırdı. Öyle
ki kadınlar ve cariyeler serbestçe sokaklarda yürüyebilir, bir çadırdan öbürüne
hiç kimseye görünmeden gidebilirlerdi. Dışarıda yeşil renkli çadırların, ağaçlar,
çiçekler ve yeşillikler arasında kurulması, oraya yepyeni bir görünüş verir,
gönüllere huzur ve ferahlık getirirdi.
Beylik geziler Cuma günleri yapılırdı. Baş ve ikinci katibe gezintinin nereye
yapılacağını ve hangi cariyelerin katılacaklarını haremde ilan ederlerdi.
Geziye katılacaklar büyük bir sevinç içinde en güzel elbiselerini giyerler
ve gidişe hazırlanırlardı.
Arabalarla eğlence yerine varan ekip akşama kadar türlü oyunlarla eğlenir,
yemekler yenir ve neşe içerisinde saraya dönerlerdi.
Kışın ise eğlenceler sarayda yapılırdı. Cariyeler kendi aralarında bekiz,
kös ve sürme (dokuz taş) denilen oyunlar oynadıkları gibi düğün ve bayram
günleri de onlar için eğlencenin ve mutluluğun unutulmaz vakitleri olurdu.
Saray Hayatı ve Sonrası
Görüldüğü gibi padişahın oğulları, kızları, hanımları ve görevlileri ile
yaşadığı yüzlerle ifade edilen odadan müteşekkil evinde ortaya çıkacak en
mühim konu cinsellik değil, oradaki hizmet üniteleridir. Bunda ise padişahın
eşi olmaya namzet olanlarının dışındakilerde, güzellik yerine liyakat ve ehliyet
aranırdı.
Osmanlı Devleti'nin kuruluş ve genişleme dönemlerinde haremdeki cariyelerin
sayısı fazla değildi. Genel olarak şehzadelerin küçük yaşta sancağa çıkarılmaları
sebebiyle anneleri ve maiyyeti halkı da beraber gidiyordu. Bu sebeple haremdeki
hizmetli cariye sayısı oldukça düşüyordu.
Haremdeki cariye sayısı veraset sisteminin değişmesi ve şehzadelerin sancağa
çıkarılma usulünün kaldırılıp haremde alıkonulmaları başladıktan sonra süratle
artmıştır.
Haremdeki cariyelerin miktarını gösteren ilk liste I. Mahmud Han zamanına
aittir. Buna göre haremdeki cariye sayısı 456 idi. Bunların 80 tanesinin altı
şehzade dairesinde hizmette olduğu düşünülürse rakamın neden arttığı kolay
anlaşılır.
Cariyelere verilen gündelikler haremdeki eskiliklerine göre değişiyordu. 1652'de
cariyelerin ortalama maaşı günde 8.7 akçe akçeydi. II. Mahmud Han zamanında
haremdeki 298 cariyenin gündelikleri derecelerin göre 100 ila 30 akçe arasında
değişmekteydi.
Cariyelerin giyecekleri de hazineden verilirdi. Ayrıca düğünlerde, bayramlarda
ve doğumlarda ziyafetler çekilir, ihsanlarda bulunulurdu.
Bütün bunlar cariyelerin çok iyi durumda olduklarını göstermektedir. Buna
rağmen bazı yabancı yazarlar cariyelerle alâkalı akıl dışı iddialar, iftiralar
ve hezeyanlar savurmuşlardır.
Harem teşkilâtı üzerinde ciddi araştırmalarda bulunan tarihçiler ve haremi
bizzat görmüş bulunanlar bu yanlışlara yeri geldikçe işaret etmişlerdir.
Çağatay Uluçay, "Öncelikle cariyelerin hepsi padişahın odalığı değildir.
Padişah yüzlerce cariye içinden ancak birkaç tanesiyle ilgilenir, diğerlerini
ne bilir ne de görürdü." demektedir. Bu kadınlar her ne kadar haremin
hizmet birimlerinde görevli olsalar da onları bir hizmetçi statüsünde görmek
mümkün değildir. Zira onların her biri Osmanlı saray terbiyesi ile yetişmiş
saray kültürü ile yoğrulmuş bir saraylı idiler. Onlar için nihai hedef, askeri,
idari hiyerarşinin tepesine yakın erkeklere eş olmak üzere en güzel bir biçimde
yetişmiş olmalarıydı.
Enderun nasıl erkekleri saray dışında hanedana hizmete hazırlıyorsa haremde,
kadınları padişah ve annesine kişisel hizmet yoluyla dış dünyadaki rollerini
almaya hazırlıyordu.
Zira onlar Enderun'da yetişmiş bir Osmanlı bürokratının eşi olarak gittikleri
yerlerde harem teşkilatının en gözde mümessili olacaklardı. Osmanlı harem
hayatının en yüksek seviyede temsilcisiydiler. Diğer idarî görevli eşleri
ve şehirli kadınlar onların edep ve ahlâkını kendilerine örnek alırlardı.
Hizmet cariyeleri ile kalfalar ve ustaların haremde kalış süreleri dokuz yıldı.
Dokuz hizmet yılını dolduran cariyelere hürriyete kavuşma kâğıdı olan azatname/ıtıkname
verilirdi. Bunları ıtıknameyi, ufak yuvarlak bir muska içinde göğüslerinde
taşırlar, öldükleri zaman da bununla gömülürlerdi. Birçokları da azatnameyi
kendi istekleri ile yırtarlar ve sarayda kalmaya devam ederlerdi.
Çırağ denilen dışarıda bir eve yerleşirle ve evlenirlerdi. Saraydan ayrılan
cariyelere elmas yüzüğü, küpesi, altın saati, gümüş takımları ve hanesinin
her lavezımı verilir, öyle gönderilirdi. Evlenen cariyelere ise haremde bağlı
bulunduğu efendisi ve arkadaşları tarafından hediyeler verilirdi.
Ayrılan cariyelere sadece eşya, konak ve saire ile yetinilmiyor, sonradan
dara düşmemeleri için bazı tahsisler de yapılıyordu. Yine dışarıda muhtaç
halde bulunanlara her türlü yardım yapılmakta ve kimseye muhtaç bırakılmamaktaydı.
Kocası ölenlere maaş bağlanırdı.
Haremdeki cariyeler vefat ederlerse malları islam hukukuna göre efendilerinin
sayıldığı için devlet tarafından zaptedilir ve hazineye irad kaydolunurdu.
Azad edilmeden vefat eden cariyelerin kefenlerinin altına ve göğsünün üzerine
ıtıkname kağıdını yazıp koyarlar ve öylece defn ederlermiş.
Cariyeler harem içinde bir suç işledikleri veya vazifelerini aksattıkları
takdirde kahya kadın tarafından cezalandırılmaktaydı. Genelde cezaların kısa
süreli hapis hayatı olduğu sanılmaktadır. Cariyeler bölümündeki hastane ve
çamaşırhanenin yanında bodrum katında bir odanın hapisane olarak kullanıldığı
söylenmekte ise de bunu kuvvetlendirecek bir delil mevcut değildir. Ayrıca
mühim hata ve kusuru görülenler haremden çıkarılarak sürülürlerdi.
Son dönemlerde padişahlara gösterilen fena muameleler sırasında harem kadınları
ve cariyeler de bundan nasiplerini almışlardır.
Abdülaziz Han'ın önce hal'i ve sonra öldürülmesi sırasında haremde yaşayanların
durumu da perişan olmuştur. Kadınların ve cariyelerin eşyaları subaylar tarafından
zaptedilmiştir. Cariylerin çoğunun yeri yurdu olmadığından yatakları, hamallar
sırtında ve kendileri yer bilmez bir takım biçâre ve âcize onun bunu kapısını
çalıp kabullerini istirham eylemişlerdir.
Yaşadıkları Mekânlar
Günümüzde Topkapı Sarayı'nın cariyeler bölümünü gezenler adetâ ürkerler.
Zira rutubetli odalar, kafesli dehlizler, karanlık daireler insanın ruhunu
sıkar. Görenler de burada yaşamış olanlara büyük bir acıma hissi oluşur. Oysa
harem bölümü ve cariye daireleri Topkapı Sarayı Dolmabahçe'ye taşınmadan önce
bugün görüldüğü gibi değildi.
Harem-i Hümayûn'da cariyelerin kaldığı mekânları gezerken onların yaşayışlarına
ve rollerine bir kez daha şahit olacağız.
Karaağalar Taşlığı'nın bittiği yerde günümüzde Cümle Kapısı denilen ve haram
bölümünü haremağaları bölümünden ayıran kapı gelmektedir. Bu kapı haremin
üç ana bölümünün bağlandığı nöbet yerine açılır. Kubbeli ve kemerli açık bir
sahanlık olarak geçiş yeri halindeki kapıya mermerden, grift rumî desenli
ve müşebbek taçlı bir sembolik boş kemerle girilir. Bu kemer üzerinde "Ey
iman edenler! Evlerizni dışındaki evlere izin istemeden ve orada sakin olanlara
selâm vermeden girmeyiniz." Meâlindeki âyet yer almaktadır.
Nöbet yerinin solundaki kapı Cariye Koridoru ile Kadınefendiler Taşlığı'na,
ortadaki kapı Valide Taşlığı'na, sağdaki kapı Altın Yol ile padişah dairesine
bağlanır. Giriş, taşlıktaki nöbet binasına bağlanan kemerli bir asma kat vasıtasıyla
özellikle geceleri kontrol altında tutulurdu.
Harem'de yaşayanların en kalabalık kesimini oluşturan cariyelerin kullandığı
bu üçüncü kapı üzerindeki yazıda; "Ey kapıları açan Allah'ım bizlere
de hayırlı kapılar aç" dileği yer almaktadır.
Nöbet yerinde bulunan, cariyeler bölümüne açılan bu kitâbeli kapı, aslında
üstten ışık alan bir koridora açılmaktadır. Bu koridorun sonunda cariyeler
taşlığına açılan bir kapı daha vardı. Kitâbeli kapı açıldığında koridorun
sonundaki kapı kapalıdır. Altın Yol'un iki başındaki çift kapıda da aynı usul
görülmektedir. Aslında tüm önemli oda-sofa ya da taşlıklardaki kapılar aynı
durumdadır. Girilen bir kapı kapatılmadan, geçilecek olan ikinci kapı açılmaz.
Bu mimarî şekil, haremin yüzyıllar boyu korunmasını kolaylaştırmış, onu baskılardan
da korumuştur. Böylece hiç bir bölüme doğrudan doğruya girilememekte, ya bir
geçit ya da u şekilde kullanılan çift kapılı yerler bulunmaktadır.
Ancak bir kez şehzadeliğinde II. Mahmud'u ve III. Selim'i öldürmek kastıyla
gelen askerler, içerideki saray kadınlarının yardımıyla kapıların açık bırakılması
yüzünden, hareme baskın yapabilmiştir.
Üçüncü kapıdan geçilince tepeden ışık alan sol tarafta taş sekisi boydan boya
uzanan bir geçide girilir. Bu geçidin sağ tarafındaki bir kapı, saray ustaları
koğuşlarının taş merdiveninin başladığı yere açılır. Burada bir başka kapı
daha vardır. Sol taraftaki sekide saray mutfaklarına her gün gelen yemek tepsileri
dururdu.
Bu tepsileri getiren Karaağalar, cariyeler kapısından girip, tepsileri taş
seki üzerine bırakırlar, yine aynı kapıda çıkarlardı. Ancak onlar çıktıktan
sonra cariyeler kapısı kapatılınca iç kapı açılır. Cariyeler seki üzerindeki
tepsileri ait oldukları bölümlere götürmek üzere alırlardı. Yemek getirenlerle
cariyelerin karşılaşması bile yasaklanmıştı.
Cariyeler ve Kadınefendiler taşlığı: Cümle kapısı holünden Kızlarağası Dairesi
ile Kalfalar Koğuşu arasında devam eden yoldan sola dönülerek Cariyeler Hamamı
ile Kadınefendi daireleri arasındaki geniş ve uzun hole cariyeler ve Kadınefendiler
Taşlığı denilmektedir. 16. yüzyıl ortalarında karaağalar taşlığıyla beraber
inşa olunmuş. 1665 harem yangınından sonra yenilenmiştir. Kadınefendi dairelerinin
taşlığa bakan cephelerindeki manzara resimleri, naturalist Türk resminin 18.
yüzyıldan kalan ilk örnekleridir. 16. yüzyıl sonlarında kadınefendi daireleri
yapılmadan önce taşlık Haliç'e doğru bir terasla açılırdı.
Cariyeler Hamamı: Cariyeler ve Kadınefendiler Taşlığı'nın sonunda Karaağalar
Koğuşu'na bitişik olarak yapılmıştır. Sarayın en eski hamamıdır. Kubbeli bir
camekân, iki bölümlü ve tonozlu bir ılıklık ve küçük bir halvet bölümünden
ibarettir. Hamamın yanındaki bir merdivenden taşlığın sol tarafında bir sıra
abdest musluğu, büyük kubbeli hamam girişi, kalfalar dairesine çıkan merdiven
kapısı, onun yanında hamam külhanının giriş kapısı bulunurdu.
Tam karşısında çamaşırlık, mutfak, kiler ve aşçıbaşına ait bir oda vardır.
Taşlığın sağ tarafındaki birinci, ikinci ve üçüncü kapı sırasıyla birinci,
ikinci ve üçüncü kadınefendi odalarıdır. Dördüncü kapı kırk merdiven diye
anılan 52 basamaklı, harem bahçesine inan geniş bir merdivene açılır. Beşinci
kapı padişah sarayı dışında hiçbir benzeri olmayan cariyeler kopuşuna aittir.
Birçok kalfa odasının bulunduğu üst kat sayesinde cariyeler koğuşunun galeri
katına ulaşılır. Bu durum koğuşun sürekli olarak kontrol altında tutulduğunun
bir işaretidir.
Cariyeler I. Koğuşu: Taşlığın haliç kenarında Kadınefendi Dairesi ile meşkhane
arasında yer almaktadır. Mermer sütunlarla desteklenmiş asma katı bulunan
büyük bir tek hacimdir. Zamanla sütun araları ahşap bölmelerle birleştirilmiş,
tek tek mekanlar oluşturulmuştur. Mimari tarihimizde hemen hiç rastlanmayan
bu tarz, cariyeler dairesindeki günlük hayat prensiplerine uygun hale getirilmek
istenmesi sonucu ortaya çıkmış olabilir.
Yirmi, yirmibeş cariyenin oturduğu, yiyip, içtiği, yatıp kalktığı bu hacim
içindeki asma katlara alttan çıkış imkanı yoktur. Asma katların korkulukları
alt kattakilerin üst kattakileri görmesine engel olacak kadar yüksektir. Asma
kata cariyeler taşlığındaki abdest muslukları yanında bulunan ustalar dairesinden
geçilerek ulaşılırdı.
Üst katlarda yaşayan cariyeler ise acemi cariyeleri istedikleri zaman kolaylıkla
denetleyebilirlerdi. Böylece acemileri cariyelerin, cariyeleri kalfaların,
kalfaları ise ustaların farkettirmeden denetleyebildiği bir sistem ortaya
çıkmıştı.
Bu durum koğuşlardaki hayatın kural ve disiplinlere uymasında, düzenli ve
intizamlı olarak işleyişinde büyük etken olmuştur.
Koğuş büyük ve tek bir ocakla ısıtılır, ayrıca odalarda mangallar bulunurdu.
Odalar sade olup bizzat sakinleri tarafından duvarlarında süslemeler yapılmıştır.
Cumbalı ve kafesli pencereleri Marmara Denizi'ne ve Haliç'e bakardı.
Cariyeler yüksek kerevetler üzerinde yatarlardı. Yatakları yünden yapılmış
olup sertti. Bütün gece dairelerde lambalar yanardı.
Cariyeler Alt Taşlığı: Topkapı Sarayı'nın Gülhane Parkı ve Arkeoloji Müzesi'ne
bakan köşesinde bulunan üstü açık avludur. Cariyeler Üst Taşlığı'na göre 12
metre daha düşük rakımda yapıldığından burası Cariyeler Alt Taşlığı adı ile
anılır. Taşlığın saray tarafında harem hastanesi ve mutfağı; sağda harem bahçesine
bakan tarafında hekim odası ve Cariyeler İkinci Koğuşu; Gülhane Parkı'na bakan
tarafta odun deposu; Arkeoloji Müzesi yönünde ise hamam, ölü yıkama yeri,
meyyit kapısı ve çamaşırlık yer almaktadır.
Kırk merdivenle cariyeler dairesinin üst taşlığından (Kadınefendiler Taşlığı)
inilen bu alt taşlığın harem bahçesine açılan kapısı cariyeler dairesi ile
harem bahçeleri arasındaki bağlantıyı sağlamaktadır.
Cariyeler İkinci Koğuşu: Cariyeler Alt Taşlığı ile harem bahçesi arasında kalan cariyelere ait ikinci koğuştur. Cariyeler Birinci Koğuşu'nun benzeri olarak inşa edilmiştir. Pencereleri Cariyeler Taşlığı'na bakmaktadır. Büyük ocağı alt kattan üst kata kadar uzanır. Bu koğuşun da asma katları ile alt katı arasında merdiveni olmaması burada yaşayanların da acemiler ve cariyeler diye iki sınıftan oluştuğunu gösterir.
Cariyeler Hastanesi: 1665 Harem yangınından sonra Kadınefendi Daireleri cephesi ile büyük biniş önünde haremi bahçeden ayıran duvarlar kullanılmak suretiyle yapılmıştır. 40 merdiven sistemiyle cariye taşlığına, zemin katta harem bahçesi ve karşı yönde meyyit kapısı ile hasbahçeye açılır. Hastane, payeli revaklarla çevrili bir avlunun kenarlarındaki mekanlardan ibaret olup yer yer iki katlıdır. Harem hastanesine girişte sağ tarafta hastalar odası, sol yanda hastane mutfağı ve hastane koğuşu yer alır. Koğuş pencereleri cariyeler dairesinin alt taşlığı olarak anılan taş avluya bakmaktadır. Koğuşla tüm hastane yapıları gibi dekorsuzdur. Hastanenin altındaki revaktan meyyit kapısına kadar uzanan kısımda ölenlerin yıkandığı çok mekanlı ve büyük ocaklı bir gasilhane mevcuttur.
Cenaze Yıkama Yeri ve Meyyit Kapısı: Haremde vefat eden cariyelerin ve saray görevlilerine ait cenazelerin yıkandığı yerdir. Cariyeler alt taşlığının sonunda günümüzde Arkeoloji Müzesi bahçesine bitişik olan köşededir. Yıkanan cenazeler, yanındaki meyyit kapısında dışarı çıkarılırdı. Padişahların cenazeleri ise Mukaddes Emanetler Dairesi'nin kapısı yanındaki revaklı bölümde bulunan çeşmenin önünde yıkanırdı. Üçüncü avluya bakan kapı önündeki sette ise cemaate hal sorma (Tezkiye) yapılırdı.
Ustalar Dairesi: Valide Taşlığı ile cariyeler Taşlığı yolu arasına yer almaktadır. Her iki avlıya da geçişleri bulunmaktadır. Valide Taşlığı'na açılan bölümü daha büyük ve itinalıdır. Bu kısmın Fatih devrinden kalma olduğu tahmin edilmektedir. Bir hela ve çeşmeli merdiven girişiyle değerlendirilen zemin kat üzerinde bir sofa, baş oda ve kiler odasından mürekkep ana daire yer alır. Burası tekne tonozla örtülüdür. Her iki taşlığı kontrol eden konumuyla üst düzey harem ustalarına ait olduğu düşünülmektedir. Girişi cariyeler taşlığından sağlanan diğer kanada ise doğrudan kesmetaş bir merdivenle ulaşılır. Bu dairenin 16. yüzyılın harem yapılaşması sırasında inşa edildiği anlaşılmaktadır. Burada da saray ustaları ve kalfaların barındığı odalar yer alıyordu.
İşte bu mekânların da içerisinde bulunduğu haremin bir adı da Darüssaade
yani Saadet Dairesi idi. Cariyeler buraya isteyerek veya istemeden geldiler.
Fakat muhakkak ki dışarıda olan hür kadınların da arzusunu çeken bir merkezdi
burası.
Sakinlerinin kimi padişah hanımlığına, kimi valide sultanlığa, kimi gözdeliğe,
kimi ikballiğe yükseldi. Kiminin bahtı sonuna kadar açıktı. Kiminin talihi
ise yaver gitmedi. Kimi güldü, kimi üzüldü. Ama mutlu veya mutsuz ömürlerinden
bir kısmını burada sürdüler. Sonra muhakkak ki o bölüm, hayatlarının en hatırlanacak
ve hasretle yâd edilecek kısmı olacaktı.
Osmanlı Harem hayatı bir sırdı. Bu sırrın bir parçası olan cariyeler çoğunlukla
dışarı çıktılar. Ancak onlar öyle bir sırdaş idiler ki saray ve harem hayatı
ile ilgili olarak tek bir kelâm etmediler.
Sırları ile yaşadılar ve sırları ile gömüldüler!
Bibliyografya:
Silahtar Fındıklı Mehmet Ağa, Silahtar Tarihi, İstanbul 1928, c.II, s. 580-582.
Çağatay Uluçay, Harem, Ankara 1985, s. 10-37
Ayşe Osmanoğlu, Babam Abdülhamid, İstanbul 1994, s. 85-87
Safiye Ünüvar, Saray Hatıralarım, İstanbul 1964, s. 70-71.
İsmail H. Uzunçarşılı, Saray Teşkilatı, Ankara 1984, s. 147-151.
Ahmed Akgündüz, Osmanlı'da Harem, İstanbul 1995, s. 275-293.
Leslie Le Peirce, Harem-i Hümayun ( Çev. A. Berktay), İstanbul 1996, s. 185-191.
Ahmed Refik, Kadınlar Saltanatı, İstanbul 1332, c. III, s. 37-40.
M.Anhegger (Eyüboğlu), Topkapı Sarayı'nda Padişah Evi: Harem, İstanbul 1987,
s. 47-52.
Deniz Esemenli, Harem (Türk - İslam Mimarisinde Harem Kısmı), Diyanet İslam
Ansiklopedisi, 16, s. 138-152.
Leyla Saz, Saray ve Harem Hatıraları, Yeni Tarih Dergisi, II, İstanbul 1958,
s. 412-413-415-442.
Şadiye Osmanoğlu, II. Abdülhamid Devrinde Harem Hayatı, Hayat Mecmuası 1963/1,
s.7;1963/15,s. 14-15.