Harem Nedir?
Harem lûgatte korunan, mukaddes ve muhterem yer anlamına gelir. Ev, konak ve saraylarda genellikle iç avluya bakacak bir şekilde planlanan, kadınların yabancı erkeklerle karşılaşmadan rahatça günlük hayatlarını sürdürdükleri kısımdır. Burada yaşayan kadınlara da harem deniyor olması, İslamiyet'in bu bölümlere, özellikle hane kadınlarıyla belirli bir kan bağı dışında kalan erkeklerin (nâmahrem) girişini yasaklamasından kaynaklanır.

Osmanlı devlet teşkilâtında harem-i hümâyûn tabiri hem haremi hem de enderunu içine alır. Enderun padişah, saray ve devlet hizmetinde bulunacak erkeklerin, harem ise ikametgâh görevinin yanında kadınların yetiştirilmesi için bir eğitim müessesesidir. Bu bakımdan hareme yüksek dereceli kadınlar akademisi de denilebilir. Burada en alt kademe olan cariyelikten ustalığa kadar bir terfi sistemi bulunmaktadır.

Haremin bu son derece çarpıcı ve ilgi çekici yönü ne yazık ki, hep geri plana itilmiş ve yeterince değerlendirilmemiştir. Buna karşılık harem hayatının gizliliği ve mahremiyeti herkese malum olduğu halde özellikle batılı yazarlar tarafından hiç bilinmeyeni en bilinen kısmıymış gibi harem hakkında anlatılanlar basit ilişkiler üzerine kurulmuştur. Buradaki bilgilerle senaryolanan çeşitli film, roman ve tiyatrolarda da maalesef çok geniş bir teşkilata sahip bulunan haremin asıl fonksiyonu göz ardı edilmiş veya maksatlı olarak unutturulmaya çalışılmıştır.

Oysa son yıllarda harem üzerine yapılan yerli ve yabancı bilim adamlarının yaptıkları çalışmalar Osmanlı sarayının harem bölümünün padişahın evi ikametgâhı olmasının yanısıra dünyada eşi benzeri görülmeyen bir mektep hüviyetinde olduğunu gözler önüne sermektedir.

Harem-i Hümayun hakkında on yıllık yorucu bir mesai sonunda arşiv belgelerine dayalı bir doktora tezi hazırlayan Amerikalı uzman Leslie Peirce "Biz batılılar İslam toplumunda cinselliği saplantı haline getirmek gibi eski ama güçlü bir geleneğim mirasçılarıyız. Harem, müslüman cinsel duyarlılığı üzerine kurulu Batı efsanelerinin kuşkusuz en yaygın simgesidir" dedikten sonra haremin amaç ve teşkilatı hakkında verdiği bilgiler aleyhteki iddialara en güzel cevaptır.

"Hanedan ailesi üyeleri için harem bir ikametgâhtı. Sultan ailesinin hizmetkârları için ise bir eğitim kurumu diye tarif olunabilir. Genç kadınlar sadece padişaha uygun cariyeler ve annesiyle diğer ileri gelen harem kadınlarına nedimler sağlamak amacıyla değil, aynı zamanda askerî/idarî hiyerarşinin tepesine yakın erkekler için uygun eş sağlama amacıyla eğitilirlerdi. Enderun, saray içinde padişaha kişisel hizmet yoluyla erkekleri nasıl saray dışında hanedana hizmet hazırlıyorsa, harem de kadınları padişah ve annesine kişisel hizmet yoluyla dış dünyadaki rollerini almaya hazırlıyordu.

Azat edilerek enderun mezunları veya diğer görevlilerle evlendirilen bu kadınların payına da kocalarının oluşturduğu erkek hanelerini (selamlık) tamamlayan haremler oluşturmak düşerdi.

Sultan hanesinin kurduğu teşkilat ve eğitim kalıbı bu köle evlilikleri vasıtasıyla çoğaltılarak Osmanlı yönetici sınıfının sosyal ve politik temelini oluşturuyordu. Saray eğitim sisteminin -hem erkek hem de kadınlar için- ana hedeflerinden biri hükümran hanedana sadakatin aşılanmasıydı. İmparatorluk elitini sarmalayan bağları erkekler kadar kadınlar da sürdüğü için elitin sadakatinin odağında sadece padişahın kendisi değil, aynı zamanda sultan hanesinin kadınları, yani bir bütün olarak haneden ailesi vardı."

Yine 17. yüzyıl bazı batılı yazarlardan haremin gizliliğinin yaznısıra harem hakkında konuşamların da fanteziler üretmekten başka bir şey yapmadıklarını gözlemlemek mümkündür.

"Sarayın, ikinci avluya girmelerine izin verilen yabancıların gidebildiği kadarını gördüm... İçeriyi görmedim. Ama hükümdarlarına karşı huşu duyduklarını gösteren şahane bir sessizlik ve saygı içindeki sonsuz bir görevliler ve hizmetkârlar kalabalığı ile karşılaştım." (Henry Blunt, A Voyage into the Levant, 1638).

"Kadınlar dairesine ilişkin bir bölümü buraya, okuyucuya bu daireyi iyi bilmenin imkânsızlığını anlatabilmek için dahil ediyorum... Buraya erkeklerin girmesi yasaktır ve bu yasak Hristiyan manastırındakinden çok daha büyük bir dikkatle uygulanır...

Sultanın aşk hayatının niteliği gizli tutulur. Bunun üzerine konuşmayacağım ve bu konu hakkında hiç bir bilgi edinemedim. Bu konuda fantezi kurmak kolay ama doğru bir şeyler söylemek alabildiğine güçtür." (Jean-Baptiste Tavernier Nottvelle Relation de l'interieur du serrail de Grand Seigneur, 1675).

"Kardeşim, Osmanlı imparatorlarının sarayı konusundaki merakını herkesten kolay giderebilirim. Çünkü yirmi yıldan fazla bir süredir bu sarayın içine kapalı kalmış biri olarak güzelliklerini, yaşam tarzını, disiplinini gözlemleme zamanım oldu. Çeşitli yabancı gezginlerin bir kısmı dilimize de çevrilmiş olan bir çok fantastik tasvirine inanılacak olursa b sarayın büyülü bir yer olmadığını hayal etmemek güçtür... Fakat sarayın asıl güzelliği içinde gözlenen düzende ve burada yaşayan güçlü kişilerin hizmetine bakacak olanların eğitiminde yatar." (François Petis de la Croix, Ett General de l'Empire Ottoman, 1695).

 

Cariyeler
Osmanlı padişahlarının hususi evi olan sarayın harem-i hümayun bölümünde valide sultan, şehzadeleri, kızları, hanımları ve harem ağaları yanında en kalabalık grubu cariyeler oluşturuyordu.
Sayıları dönemine göre 200 ile 750 arasında değişen bu kızlar grubu, haremin en dikkati çeken ve üzerinde konuşulması, senaryo üretilmesi en cazip yönüydü. Zira harem hakkında yazılabilecek her senaryoda onlar mutlaka vardı. Onlara biçilen roller ise hiç değişmezdi... Cinsellik ve entrika...
Dünyanın belki en güzel, çekici ve yetenekli kadınları idiler. Cihan padişahının eşi olabilecekler ve ona bir erkek çocuk vererek ileride padişahın anası olacaklardı. Bu ise onlara
valide sultan ünvanıyla haremdeki en nüfuzlu kişi konumunu verecekti.
Bu devlet ve saadete erişebilmek hangi genç kızın rüyalarını süslemezdi...
Harem lügatte korunan, mukaddes ve muhterem olan yer anlamlarına geliyordu. Burada yaşayan kadınlara da harem denilmesi İslamiyetin bu bölümlere belirli bir kan bağı dışında kalan erkeklerin girişini yasaklamasından kaynaklanırdı.
Ancak bu gizlilik, Osmanlı haremi hakkında pek çok senaryolar üretilmesine yolaçtı. Ne yazık ki özellikle Batılıların kaleme aldıkları yazılar, hep basit cinsel ilişkiler üzerine kuruluyordu. Sonraki yazar-çizer takımı da bunları doğru imiş gibi hiçbir tenkide tabi tutmadan kullanıyordu. Belki de öyle kullanmak işlerine geliyor veya prim ve gününüz moda deyimiyle reyting sağlıyordu.
Gerçekte haremdeki cariyelerin fonksiyonu ne idi? Nereden toplanırlardı? Okur - yazarlıkları ve eğitimleri hangi derecedeydi? Ne işler görürlerdi? Hangi mekanlarda yaşarlardı? Haremde ne kadar süre kalırlardı? Nelerle mutlu veya mutsuz olurlardı? Nasıl ve niçin ayrılırlardı? Sonra ne yaparlardı? İşte bütün bu suallerin cevapları...


Yatılı Saray Mektebi

Bu tabiri cariyeler için kullandım. Onlar hakkında ilk bilinmesi gereken şey köle sınıfından olmalarıydı. Efendileri ise padişahtı. Padişah onlar üzerinde her türlü hak ve tasarrufa sahipti. Ancak bağlı bulunduğu İslam Dini, onlara ne şekilde muamele edilmesi gerektiğini de belirtiyordu.
Gerek Kur'an-ı Kerim'de gerekse Resulullah Efendimiz'in hadislerinde köle ve cariyelere iyi davranılması, eziyet edilmemesi, yediklerinden ve giydiklerinden onlara da bol bol verilmesi emrediliyordu. Onları kardeşleri, oğulları ve kızları gibi bileceklerdi. En büyük sevaplardan birisi de onları azat etmekti.
İşte Osmanlı padişahları da hareme alınan bu cariyeleri öncelikle iyi ve mükemmel bir eğitimden geçirmeyi düşünmüşlerdi. Bu nedenle harem, gelen cariyeler için başlangıç itibariyle sanki yatılı mektepti.
Cariyelerin saraya gelişleri ise değişik yollarla gerçekleşmekteydi.
İlk cariyeleri savaşlarda ve fethedilen düşman şehirlerinde esir edilen kadınlar ve kızlar arasından seçilirdi. Çerkez, Gürcü ve Rus asıllı cariyeler ise genellikle satın alınarak hareme sokulurdu. Genişleme devresinde de bu usûl aynen devam etti. Ancak duraklama ve gerileme devri başlayınca bu kaynak kurudu

Cariyelerin saraya alınmalarının ikinci yolu devlet adamlarının bunları padişaha armağan etmeleri idi. Başta sadrazam olmak üzere divan azaları, valiler, sancak beyleri, padişahın kızkardeşleri yetiştirdikleri veya satın aldıkları cariyeleri padişaha sunarlardı.
19. yüzyılda, Osmanlılarda esirlerin alınıp satılması yasak edildi. Buna rağmen Kafkasyalılar kendi rızaları ile kızlarını saraya vermeye devam ettiler.
Hareme alınan kızlar ilk olarak ebeler ve hastalar ustası tarafından muayene edilirdi. Hastalıklı olanlar veya uykusu ağır, horlama vs. bir kusuru bulunanlar derhal sahiplerine geri verilirdi.
Saraya cariyesi olanlara ilk olarak güzellikleri, karakter ve fiziki görünüşleri dikkate alınarak münasip bir isim verilirdi. Verilen bu isimler genellikle Farsça olurdu. Çeşm-i Ferah, Hoşneva, Mahcemal, Laligül, Şevkiâlem, Handeru, Ruhisar, Nergiz-eda, Neşeyab, Safinaz, Eda-dil, Şayeste, Mahitab gibi.
İsimlerinin herkes tarafından çabuk ve kolaylıkla öğrenilebilmesi için ilk zamanlarda bir kağıda yazılı olarak herkesin ismi iğne ile göğüslerine iliştirilirdi.
Hareme gelen yeni kızlara acemi denilirdi. Bunlara ilk olarak usta cariyeler tarafından terbiye, nezaket ve büyüklere karşı hürmet gibi edeb ve ahlak kuralları bütün ayrıntılarına kadar nazari ve tatbiki olarak öğretilirdi. Hareme ait hatıralar okunduğu zaman cariyelerin ne kadar kibar ve saygılı oldukları görülecektir.
Yine ilk olarak öğretilen Kur'an-ı Kerim okumaktı. Ayrıca günlük ibadetlerini yapacak bilgilere sahip olmaları arzu edilirdi. Abdest, namaz, oruç bilgileri hergün belirli aralıklarla verilirdi. Namazın vakti girer girmez hep beraber kılarlardı.
Sultan Mehmed Reşad, haremdeki kadınlar için hoca tayin edilen Safiye Ünüvar'a şu iradeyi tebliğ ettirmişti. "Namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara, verdiğim tuz ve ekmeği haram ediyorum. Bu iradem hoca hanım tarafından talebelerine söylensin."
Bunun üzerine Safiye Hanım sınıfın kapısına şu levhayı yazdırıp astırmıştı. "Namaz kılmayan, oruç tutmayan dershaneden içeri giremez."
Kur'an-ı Kerim ve din bilgileri yanında cariyeler dikiş dikmek, dantel işlemek ve örgü örmek gibi işleri de öğrenir ve meşgul olurlardı. Günümüze kadar uzanan eşyaları ve elbiseleri onları bu dikiş ve nakış işlerini mükemmel bir şekilde yaptıklarını göstermektedir. Bütün bu faaliyetler incelendiğinde harem bir kültür okulu, ahlak ve nezaket yuvası olarak karşımıza çıkmaktadır. Eski saraylılar yeni gelen acemi cariyelere;
" Sarayda terbiye olmayan hiçbir yerde terbiye öğrenemez. Burası terbiye mektebidir." derlermiş.

Hizmet ve Yükselme yolu

Saraya yeni alındıklarından acemi tabir olunan cariyeler, güzelliklerine ve kabiliyetlerine göre, çeşitli hizmet sınıflarına ayrılırlardı. İçlerinden en kabiliyetli, zeki ve güzel olanları terbiye edilmek üzere padişahın yakın hizmetkarları demek olan hünkar kalfasına ve özellikle de haznedar ustalara teslim olunurlardı.
Bunlar geleceğin müstakbel hanım sultanlığına ve valide sultanlığa namzet idiler.
Cariyelerin yüzde 90'lık çok büyük bir bölümü ise haremde çeşitli hizmetlerde istihdam olunmak üzere kalfaların ve ustaların yanına verilirlerdi.
Cariyelerin eğitimlerinin yanı sıra aynen Enderun'daki içoğlarına benzer şekilde, çeşitli birimlerde hizmet yoluyla yükselme yolları mevcuttu. Her iki teşkilatta da eğitime yeni başlayanlar Büyükoda ve Küçükoda denilen iki odada toplanırdı.
Daha sonra Enderundaki seferli, kiler ve hazine odalarına karşılık haremde kiler, külhan ve hazine odaları mevcuttu. Bu görevde iken cariyelerden bir kısmı genellikle taşra hizmetine çıkan Enderunlu gençlerden biri ile evlendirilirlerdi. Haremde kalanlarsa en yüksek iki hizmet alanı olan Hasoda ve Darüssaade odalarında vazife yaparlardı.
Bu üst seviyedeki grupların üyeleri padişahın veya valide sultanın şahsına hizmet ettiklerini belirten ünvanlar taşırlardı. Hasoda'da silahtar; çukadar, rikabdar, tülbent ağası, sır kâtibi; harem de ise berber usta, çaşnigâr usta, kahveci usta, ibrikdar ve kâtibe usta.

Kalfalar

Kalfa: sarayda bir müddet hizmet görüp ilk acemilik devrini geçirmiş ve tecrübe kazanmış cariyeler için kullanılan bir tabirdir. 16. yüzyıldan önce kalfa yerine bula tabiri kullanılıyordu.
Kalfalar bulundukları dairenin bütün işlerini emrine verilen cariyelerle ifa ederlerdi. Kıdemlerine göre, büyük kalfa, ortanca kalfa ve küçük kalfa diye üç gruba ayrılmışlardı. Dairelere verilen kalfaların en eskisi ve yaşlısı, o dairenin büyük kalfasıdır. Emrinde ortanca ve küçük kalfalar bulunurdu. Büyük kalfa ağır işler yapmazdı. Kalfalar, yanındaki cariyelerle bir haftalık daire nöbeti tutarlardı. Perşembe günü bütün daireyi temizlemek usuldendi. Buna Perşembe hizmeti adı verilirdi. Cuma günü, nöbeti öbür kalfaya teslim ederler, sıraları gelinceye kadar dinlenirlerdi.
Yine bir hafta süre ile yemek nöbeti tutarlardı. Her dairenin kalfası yanındaki cariyelerle beraber, tablakarların getirmiş oldukları yemekleri içeri alırlar, kurulmuş olan sofralara dağıtırlardı. Sofraları temizleme ve kabları yıkama işini acemi cariyeler yaparlardı.
Sarayın en eskilerinden bir iki kişinin maiyetinde, her gece 10-15 kalfa nöbet tutardı. Haremin Hünkar sofasında yatsıdan sabaha kadar oturup ikişer üçer, bütün daireleri ve bahçeleri dolaşırlardı. Bunlara nöbetçi kalfalar denilirdi. Gece bir kaza veya hastalık olursa hemen baş kâtibeye haber verirlerdi.
Her ay başında haremde genel temizlik yapılırdı. Bunlardan da anlaşıldığı üzere harem de temizliğe çok dikkat edilirdi.
Kalabalık miktarına rağmen harem de ulvi ve dikkat çekici bir sessizlik hakimdi. Özellikle yaşlı kalfalar, buraya ciddi ve ağırbaşlı bir çalışma havası verirlerdi. Herkesin işi belli olup kimse kimseye karışmazdı.
Acemilikten yetişmiş kalfalar dışarıya çıkmak ve evlenmek isterlerse onların istekleri göz önünde bulundurulurdu. Buna kalfaların çırak edilmesi adı verilirdi.
Kalfaların bazı dönemlerde Valide Sultanlar gibi Osmanlı Devlet idaresine etki ettikleri söylenmektedir ve buna örnek olarak Canfeda Kalfa'nın Nurbanu Sultan'ın yanında yer alarak III. Murad'a tesir ettiği nakl edilmektedir.
Bu kalfaların arasında en üstün ve önemlileri Hünkar kalfaları bir diğer adıyla Ustalar/ Gedikli Cariyelerdir.

Cariyeler
Hünkâr Kalfaları

Harem kadınlarının yükselebilecekleri en yüksek makamdır. Görevleri padişahların hizmetlerini görmek , padişahın günlük işleriyle uğraşmak, yemeği hazırlamak şeklinde sıralayabiliriz.

Bu kadıların aralarındaki rütbeler şöyledir;

Hazinedar ve Hazinedar Usta; Padişahların hususi ve şahsi hizmetlerini görenlere hazinedar adı verilirdi. Hünkar kalfaları özellikle bunlar için kullanılan bir tabirdir. Hazinedarların en önemli görevleri hükümdarın şahsi hizmetini görmekti. Hazinedar usta padişahın yanında oturabilirdi, odasına girip çıkabilirdi. Ayrıca haremdeki hazinelerin bütün anahtarları da hazinedar ustada bulunmaktaydı.
Saray ustaları, cariyeler dairesinde Valide Sultan Taşlığına istedikleri zaman geçebilecek durumda olan ayrıcalıklı kişilerdi. Evlenmemiş, uzun süre sarayda yaşamış, tecrübeli saray hanımları arasında ustalığa yükselmek ancak padişahın ve ailesinin güven ve takdirini kazanmakla mümkündür.

Kâhya Kadın: Haremin teşrifatçısıdır. Resmi günlerde düğünlerde, merasimi o idare ederdi. Yanında mühr-i hümayun bulundurulurdu. Kendine has cariyesi ve maiyeti vardı. Bunların dışında daha küçük görevlerde bulunan cariyeleri şu şekilde sıralayabiliriz.

Çaşnigir Usta: Sarayın çamaşır ve yatak takımlarına bakan ustalara denir. İlk çamaşırcı kadına Yavuz döneminde rastlanmaktadır.

İbrikdar Usta: Kahve işleriyle meşgul olanlara denirdi. Törenlere gelen kadınlara ve sultanlara kısa zamanda kahve hazırlayıp takdim etmek bunların vazifesiydi.

Kutucu Usta: Sultanların, kadın efendilerin ve ikballerin hamamda yıkanmasına yardımcı olan ustaya denirdi.

Kilerci Usta: Padişahın kilerine ve kiler takımlarına bakan kalfaların reislerine denirdi. Padişaha ait şerbetler, meyveler, çerezler hünkarın kilerinde saklanmaktaydı.

Kâtibe Usta: Haremin disiplinini, teşrifat ve nizamını sağlayan amire denir. Bunların haremde hastalar ustası, ebeler, şehzadelere süt emzirmek için tutulan dayeler ve padişahın çocuklarına bakan dadılar vardı.

Has Bahçe Safaları

Haremde yaşayan kadınlar zaman zaman serbest bir şekilde bahçelerde ve mesirelerde halvet denilen eğlenceler tertip ederlerdi. Halvet günü üçüncü avlu tamamıyla boşalır, bahçenin görülebilecek yerleri halvet bezleri ile örtülürdü. Bahçede kadınların ve cariyelerin dolaşacağı yollar üzerine ve etrafına çadırlar kurulurdu. Böylece kapalı sokaklar ve oturma yerleri meydana getirilirdi. Ayrıca oturulacak, namaz kılınacak, oynanacak, eğlenilecek ve yemek yenilecek çadırlar da kurulurdu.
Harem ağaları "halvet" diye bağırınca nöbetçilerden başka bütün saray halkı belirlenen gezinti alanına dağılırdı. Kadınlar yeşillikler içinde eğlenip sohbetler ederken kızlar da kelebekler misali daldan dala, çiçekten çiçeğe uçuşurlar vaktin nasıl geçtiğini bilmezlerdi.
Akşam üstü, yine harem ağalarının halvet sadaları onları sanki tatlı bir rüyadan uyandırırdı. Kızlar bahçenin yaprakları, meyvaları, çiçekleri ellerinde, bütün günkü keyiflerin hikayeleri dillerinde yerlerine dönerlerdi. Bu eğlenceler baharın ve yazın birkaç defa tekrarlanırdı.
Bazan bu gezintiler İstanbul'un en ünlü mesire yerlerinden birine yapılır ve burası genellikle Sadabad olurdu. Bu tip eğlencelere Beylik Gezintiler denilirdi.
Gidilecek yerde çadırlar yine halvet sokaklarıyla birbirine bağlanırdı. Öyle ki kadınlar ve cariyeler serbestçe sokaklarda yürüyebilir, bir çadırdan öbürüne hiç kimseye görünmeden gidebilirlerdi. Dışarıda yeşil renkli çadırların, ağaçlar, çiçekler ve yeşillikler arasında kurulması, oraya yepyeni bir görünüş verir, gönüllere huzur ve ferahlık getirirdi.
Beylik geziler Cuma günleri yapılırdı. Baş ve ikinci katibe gezintinin nereye yapılacağını ve hangi cariyelerin katılacaklarını haremde ilan ederlerdi. Geziye katılacaklar büyük bir sevinç içinde en güzel elbiselerini giyerler ve gidişe hazırlanırlardı.
Arabalarla eğlence yerine varan ekip akşama kadar türlü oyunlarla eğlenir, yemekler yenir ve neşe içerisinde saraya dönerlerdi.
Kışın ise eğlenceler sarayda yapılırdı. Cariyeler kendi aralarında bekiz, kös ve sürme (dokuz taş) denilen oyunlar oynadıkları gibi düğün ve bayram günleri de onlar için eğlencenin ve mutluluğun unutulmaz vakitleri olurdu.

Saray Hayatı ve Sonrası

Görüldüğü gibi padişahın oğulları, kızları, hanımları ve görevlileri ile yaşadığı yüzlerle ifade edilen odadan müteşekkil evinde ortaya çıkacak en mühim konu cinsellik değil, oradaki hizmet üniteleridir. Bunda ise padişahın eşi olmaya namzet olanlarının dışındakilerde, güzellik yerine liyakat ve ehliyet aranırdı.
Osmanlı Devleti'nin kuruluş ve genişleme dönemlerinde haremdeki cariyelerin sayısı fazla değildi. Genel olarak şehzadelerin küçük yaşta sancağa çıkarılmaları sebebiyle anneleri ve maiyyeti halkı da beraber gidiyordu. Bu sebeple haremdeki hizmetli cariye sayısı oldukça düşüyordu.
Haremdeki cariye sayısı veraset sisteminin değişmesi ve şehzadelerin sancağa çıkarılma usulünün kaldırılıp haremde alıkonulmaları başladıktan sonra süratle artmıştır.
Haremdeki cariyelerin miktarını gösteren ilk liste I. Mahmud Han zamanına aittir. Buna göre haremdeki cariye sayısı 456 idi. Bunların 80 tanesinin altı şehzade dairesinde hizmette olduğu düşünülürse rakamın neden arttığı kolay anlaşılır.
Cariyelere verilen gündelikler haremdeki eskiliklerine göre değişiyordu. 1652'de cariyelerin ortalama maaşı günde 8.7 akçe akçeydi. II. Mahmud Han zamanında haremdeki 298 cariyenin gündelikleri derecelerin göre 100 ila 30 akçe arasında değişmekteydi.
Cariyelerin giyecekleri de hazineden verilirdi. Ayrıca düğünlerde, bayramlarda ve doğumlarda ziyafetler çekilir, ihsanlarda bulunulurdu.
Bütün bunlar cariyelerin çok iyi durumda olduklarını göstermektedir. Buna rağmen bazı yabancı yazarlar cariyelerle alâkalı akıl dışı iddialar, iftiralar ve hezeyanlar savurmuşlardır.
Harem teşkilâtı üzerinde ciddi araştırmalarda bulunan tarihçiler ve haremi bizzat görmüş bulunanlar bu yanlışlara yeri geldikçe işaret etmişlerdir.
Çağatay Uluçay, "Öncelikle cariyelerin hepsi padişahın odalığı değildir. Padişah yüzlerce cariye içinden ancak birkaç tanesiyle ilgilenir, diğerlerini ne bilir ne de görürdü." demektedir. Bu kadınlar her ne kadar haremin hizmet birimlerinde görevli olsalar da onları bir hizmetçi statüsünde görmek mümkün değildir. Zira onların her biri Osmanlı saray terbiyesi ile yetişmiş saray kültürü ile yoğrulmuş bir saraylı idiler. Onlar için nihai hedef, askeri, idari hiyerarşinin tepesine yakın erkeklere eş olmak üzere en güzel bir biçimde yetişmiş olmalarıydı.
Enderun nasıl erkekleri saray dışında hanedana hizmete hazırlıyorsa haremde, kadınları padişah ve annesine kişisel hizmet yoluyla dış dünyadaki rollerini almaya hazırlıyordu.
Zira onlar Enderun'da yetişmiş bir Osmanlı bürokratının eşi olarak gittikleri yerlerde harem teşkilatının en gözde mümessili olacaklardı. Osmanlı harem hayatının en yüksek seviyede temsilcisiydiler. Diğer idarî görevli eşleri ve şehirli kadınlar onların edep ve ahlâkını kendilerine örnek alırlardı.
Hizmet cariyeleri ile kalfalar ve ustaların haremde kalış süreleri dokuz yıldı. Dokuz hizmet yılını dolduran cariyelere hürriyete kavuşma kâğıdı olan azatname/ıtıkname verilirdi. Bunları ıtıknameyi, ufak yuvarlak bir muska içinde göğüslerinde taşırlar, öldükleri zaman da bununla gömülürlerdi. Birçokları da azatnameyi kendi istekleri ile yırtarlar ve sarayda kalmaya devam ederlerdi.
Çırağ denilen dışarıda bir eve yerleşirle ve evlenirlerdi. Saraydan ayrılan cariyelere elmas yüzüğü, küpesi, altın saati, gümüş takımları ve hanesinin her lavezımı verilir, öyle gönderilirdi. Evlenen cariyelere ise haremde bağlı bulunduğu efendisi ve arkadaşları tarafından hediyeler verilirdi.
Ayrılan cariyelere sadece eşya, konak ve saire ile yetinilmiyor, sonradan dara düşmemeleri için bazı tahsisler de yapılıyordu. Yine dışarıda muhtaç halde bulunanlara her türlü yardım yapılmakta ve kimseye muhtaç bırakılmamaktaydı. Kocası ölenlere maaş bağlanırdı.
Haremdeki cariyeler vefat ederlerse malları islam hukukuna göre efendilerinin sayıldığı için devlet tarafından zaptedilir ve hazineye irad kaydolunurdu. Azad edilmeden vefat eden cariyelerin kefenlerinin altına ve göğsünün üzerine ıtıkname kağıdını yazıp koyarlar ve öylece defn ederlermiş.
Cariyeler harem içinde bir suç işledikleri veya vazifelerini aksattıkları takdirde kahya kadın tarafından cezalandırılmaktaydı. Genelde cezaların kısa süreli hapis hayatı olduğu sanılmaktadır. Cariyeler bölümündeki hastane ve çamaşırhanenin yanında bodrum katında bir odanın hapisane olarak kullanıldığı söylenmekte ise de bunu kuvvetlendirecek bir delil mevcut değildir. Ayrıca mühim hata ve kusuru görülenler haremden çıkarılarak sürülürlerdi.
Son dönemlerde padişahlara gösterilen fena muameleler sırasında harem kadınları ve cariyeler de bundan nasiplerini almışlardır.
Abdülaziz Han'ın önce hal'i ve sonra öldürülmesi sırasında haremde yaşayanların durumu da perişan olmuştur. Kadınların ve cariyelerin eşyaları subaylar tarafından zaptedilmiştir. Cariylerin çoğunun yeri yurdu olmadığından yatakları, hamallar sırtında ve kendileri yer bilmez bir takım biçâre ve âcize onun bunu kapısını çalıp kabullerini istirham eylemişlerdir.

Yaşadıkları Mekânlar

Günümüzde Topkapı Sarayı'nın cariyeler bölümünü gezenler adetâ ürkerler. Zira rutubetli odalar, kafesli dehlizler, karanlık daireler insanın ruhunu sıkar. Görenler de burada yaşamış olanlara büyük bir acıma hissi oluşur. Oysa harem bölümü ve cariye daireleri Topkapı Sarayı Dolmabahçe'ye taşınmadan önce bugün görüldüğü gibi değildi.
Harem-i Hümayûn'da cariyelerin kaldığı mekânları gezerken onların yaşayışlarına ve rollerine bir kez daha şahit olacağız.
Karaağalar Taşlığı'nın bittiği yerde günümüzde Cümle Kapısı denilen ve haram bölümünü haremağaları bölümünden ayıran kapı gelmektedir. Bu kapı haremin üç ana bölümünün bağlandığı nöbet yerine açılır. Kubbeli ve kemerli açık bir sahanlık olarak geçiş yeri halindeki kapıya mermerden, grift rumî desenli ve müşebbek taçlı bir sembolik boş kemerle girilir. Bu kemer üzerinde "Ey iman edenler! Evlerizni dışındaki evlere izin istemeden ve orada sakin olanlara selâm vermeden girmeyiniz." Meâlindeki âyet yer almaktadır.
Nöbet yerinin solundaki kapı Cariye Koridoru ile Kadınefendiler Taşlığı'na, ortadaki kapı Valide Taşlığı'na, sağdaki kapı Altın Yol ile padişah dairesine bağlanır. Giriş, taşlıktaki nöbet binasına bağlanan kemerli bir asma kat vasıtasıyla özellikle geceleri kontrol altında tutulurdu.
Harem'de yaşayanların en kalabalık kesimini oluşturan cariyelerin kullandığı bu üçüncü kapı üzerindeki yazıda; "Ey kapıları açan Allah'ım bizlere de hayırlı kapılar aç" dileği yer almaktadır.
Nöbet yerinde bulunan, cariyeler bölümüne açılan bu kitâbeli kapı, aslında üstten ışık alan bir koridora açılmaktadır. Bu koridorun sonunda cariyeler taşlığına açılan bir kapı daha vardı. Kitâbeli kapı açıldığında koridorun sonundaki kapı kapalıdır. Altın Yol'un iki başındaki çift kapıda da aynı usul görülmektedir. Aslında tüm önemli oda-sofa ya da taşlıklardaki kapılar aynı durumdadır. Girilen bir kapı kapatılmadan, geçilecek olan ikinci kapı açılmaz.
Bu mimarî şekil, haremin yüzyıllar boyu korunmasını kolaylaştırmış, onu baskılardan da korumuştur. Böylece hiç bir bölüme doğrudan doğruya girilememekte, ya bir geçit ya da u şekilde kullanılan çift kapılı yerler bulunmaktadır.
Ancak bir kez şehzadeliğinde II. Mahmud'u ve III. Selim'i öldürmek kastıyla gelen askerler, içerideki saray kadınlarının yardımıyla kapıların açık bırakılması yüzünden, hareme baskın yapabilmiştir.
Üçüncü kapıdan geçilince tepeden ışık alan sol tarafta taş sekisi boydan boya uzanan bir geçide girilir. Bu geçidin sağ tarafındaki bir kapı, saray ustaları koğuşlarının taş merdiveninin başladığı yere açılır. Burada bir başka kapı daha vardır. Sol taraftaki sekide saray mutfaklarına her gün gelen yemek tepsileri dururdu.
Bu tepsileri getiren Karaağalar, cariyeler kapısından girip, tepsileri taş seki üzerine bırakırlar, yine aynı kapıda çıkarlardı. Ancak onlar çıktıktan sonra cariyeler kapısı kapatılınca iç kapı açılır. Cariyeler seki üzerindeki tepsileri ait oldukları bölümlere götürmek üzere alırlardı. Yemek getirenlerle cariyelerin karşılaşması bile yasaklanmıştı.
Cariyeler ve Kadınefendiler taşlığı: Cümle kapısı holünden Kızlarağası Dairesi ile Kalfalar Koğuşu arasında devam eden yoldan sola dönülerek Cariyeler Hamamı ile Kadınefendi daireleri arasındaki geniş ve uzun hole cariyeler ve Kadınefendiler Taşlığı denilmektedir. 16. yüzyıl ortalarında karaağalar taşlığıyla beraber inşa olunmuş. 1665 harem yangınından sonra yenilenmiştir. Kadınefendi dairelerinin taşlığa bakan cephelerindeki manzara resimleri, naturalist Türk resminin 18. yüzyıldan kalan ilk örnekleridir. 16. yüzyıl sonlarında kadınefendi daireleri yapılmadan önce taşlık Haliç'e doğru bir terasla açılırdı.

Cariyeler Hamamı: Cariyeler ve Kadınefendiler Taşlığı'nın sonunda Karaağalar Koğuşu'na bitişik olarak yapılmıştır. Sarayın en eski hamamıdır. Kubbeli bir camekân, iki bölümlü ve tonozlu bir ılıklık ve küçük bir halvet bölümünden ibarettir. Hamamın yanındaki bir merdivenden taşlığın sol tarafında bir sıra abdest musluğu, büyük kubbeli hamam girişi, kalfalar dairesine çıkan merdiven kapısı, onun yanında hamam külhanının giriş kapısı bulunurdu.
Tam karşısında çamaşırlık, mutfak, kiler ve aşçıbaşına ait bir oda vardır.
Taşlığın sağ tarafındaki birinci, ikinci ve üçüncü kapı sırasıyla birinci, ikinci ve üçüncü kadınefendi odalarıdır. Dördüncü kapı kırk merdiven diye anılan 52 basamaklı, harem bahçesine inan geniş bir merdivene açılır. Beşinci kapı padişah sarayı dışında hiçbir benzeri olmayan cariyeler kopuşuna aittir. Birçok kalfa odasının bulunduğu üst kat sayesinde cariyeler koğuşunun galeri katına ulaşılır. Bu durum koğuşun sürekli olarak kontrol altında tutulduğunun bir işaretidir.

Cariyeler I. Koğuşu: Taşlığın haliç kenarında Kadınefendi Dairesi ile meşkhane arasında yer almaktadır. Mermer sütunlarla desteklenmiş asma katı bulunan büyük bir tek hacimdir. Zamanla sütun araları ahşap bölmelerle birleştirilmiş, tek tek mekanlar oluşturulmuştur. Mimari tarihimizde hemen hiç rastlanmayan bu tarz, cariyeler dairesindeki günlük hayat prensiplerine uygun hale getirilmek istenmesi sonucu ortaya çıkmış olabilir.
Yirmi, yirmibeş cariyenin oturduğu, yiyip, içtiği, yatıp kalktığı bu hacim içindeki asma katlara alttan çıkış imkanı yoktur. Asma katların korkulukları alt kattakilerin üst kattakileri görmesine engel olacak kadar yüksektir. Asma kata cariyeler taşlığındaki abdest muslukları yanında bulunan ustalar dairesinden geçilerek ulaşılırdı.
Üst katlarda yaşayan cariyeler ise acemi cariyeleri istedikleri zaman kolaylıkla denetleyebilirlerdi. Böylece acemileri cariyelerin, cariyeleri kalfaların, kalfaları ise ustaların farkettirmeden denetleyebildiği bir sistem ortaya çıkmıştı.
Bu durum koğuşlardaki hayatın kural ve disiplinlere uymasında, düzenli ve intizamlı olarak işleyişinde büyük etken olmuştur.
Koğuş büyük ve tek bir ocakla ısıtılır, ayrıca odalarda mangallar bulunurdu. Odalar sade olup bizzat sakinleri tarafından duvarlarında süslemeler yapılmıştır. Cumbalı ve kafesli pencereleri Marmara Denizi'ne ve Haliç'e bakardı.
Cariyeler yüksek kerevetler üzerinde yatarlardı. Yatakları yünden yapılmış olup sertti. Bütün gece dairelerde lambalar yanardı.

Cariyeler Alt Taşlığı: Topkapı Sarayı'nın Gülhane Parkı ve Arkeoloji Müzesi'ne bakan köşesinde bulunan üstü açık avludur. Cariyeler Üst Taşlığı'na göre 12 metre daha düşük rakımda yapıldığından burası Cariyeler Alt Taşlığı adı ile anılır. Taşlığın saray tarafında harem hastanesi ve mutfağı; sağda harem bahçesine bakan tarafında hekim odası ve Cariyeler İkinci Koğuşu; Gülhane Parkı'na bakan tarafta odun deposu; Arkeoloji Müzesi yönünde ise hamam, ölü yıkama yeri, meyyit kapısı ve çamaşırlık yer almaktadır.
Kırk merdivenle cariyeler dairesinin üst taşlığından (Kadınefendiler Taşlığı) inilen bu alt taşlığın harem bahçesine açılan kapısı cariyeler dairesi ile harem bahçeleri arasındaki bağlantıyı sağlamaktadır.

Cariyeler İkinci Koğuşu: Cariyeler Alt Taşlığı ile harem bahçesi arasında kalan cariyelere ait ikinci koğuştur. Cariyeler Birinci Koğuşu'nun benzeri olarak inşa edilmiştir. Pencereleri Cariyeler Taşlığı'na bakmaktadır. Büyük ocağı alt kattan üst kata kadar uzanır. Bu koğuşun da asma katları ile alt katı arasında merdiveni olmaması burada yaşayanların da acemiler ve cariyeler diye iki sınıftan oluştuğunu gösterir.

Cariyeler Hastanesi: 1665 Harem yangınından sonra Kadınefendi Daireleri cephesi ile büyük biniş önünde haremi bahçeden ayıran duvarlar kullanılmak suretiyle yapılmıştır. 40 merdiven sistemiyle cariye taşlığına, zemin katta harem bahçesi ve karşı yönde meyyit kapısı ile hasbahçeye açılır. Hastane, payeli revaklarla çevrili bir avlunun kenarlarındaki mekanlardan ibaret olup yer yer iki katlıdır. Harem hastanesine girişte sağ tarafta hastalar odası, sol yanda hastane mutfağı ve hastane koğuşu yer alır. Koğuş pencereleri cariyeler dairesinin alt taşlığı olarak anılan taş avluya bakmaktadır. Koğuşla tüm hastane yapıları gibi dekorsuzdur. Hastanenin altındaki revaktan meyyit kapısına kadar uzanan kısımda ölenlerin yıkandığı çok mekanlı ve büyük ocaklı bir gasilhane mevcuttur.

Cenaze Yıkama Yeri ve Meyyit Kapısı: Haremde vefat eden cariyelerin ve saray görevlilerine ait cenazelerin yıkandığı yerdir. Cariyeler alt taşlığının sonunda günümüzde Arkeoloji Müzesi bahçesine bitişik olan köşededir. Yıkanan cenazeler, yanındaki meyyit kapısında dışarı çıkarılırdı. Padişahların cenazeleri ise Mukaddes Emanetler Dairesi'nin kapısı yanındaki revaklı bölümde bulunan çeşmenin önünde yıkanırdı. Üçüncü avluya bakan kapı önündeki sette ise cemaate hal sorma (Tezkiye) yapılırdı.

Ustalar Dairesi: Valide Taşlığı ile cariyeler Taşlığı yolu arasına yer almaktadır. Her iki avlıya da geçişleri bulunmaktadır. Valide Taşlığı'na açılan bölümü daha büyük ve itinalıdır. Bu kısmın Fatih devrinden kalma olduğu tahmin edilmektedir. Bir hela ve çeşmeli merdiven girişiyle değerlendirilen zemin kat üzerinde bir sofa, baş oda ve kiler odasından mürekkep ana daire yer alır. Burası tekne tonozla örtülüdür. Her iki taşlığı kontrol eden konumuyla üst düzey harem ustalarına ait olduğu düşünülmektedir. Girişi cariyeler taşlığından sağlanan diğer kanada ise doğrudan kesmetaş bir merdivenle ulaşılır. Bu dairenin 16. yüzyılın harem yapılaşması sırasında inşa edildiği anlaşılmaktadır. Burada da saray ustaları ve kalfaların barındığı odalar yer alıyordu.

İşte bu mekânların da içerisinde bulunduğu haremin bir adı da Darüssaade yani Saadet Dairesi idi. Cariyeler buraya isteyerek veya istemeden geldiler. Fakat muhakkak ki dışarıda olan hür kadınların da arzusunu çeken bir merkezdi burası.
Sakinlerinin kimi padişah hanımlığına, kimi valide sultanlığa, kimi gözdeliğe, kimi ikballiğe yükseldi. Kiminin bahtı sonuna kadar açıktı. Kiminin talihi ise yaver gitmedi. Kimi güldü, kimi üzüldü. Ama mutlu veya mutsuz ömürlerinden bir kısmını burada sürdüler. Sonra muhakkak ki o bölüm, hayatlarının en hatırlanacak ve hasretle yâd edilecek kısmı olacaktı.
Osmanlı Harem hayatı bir sırdı. Bu sırrın bir parçası olan cariyeler çoğunlukla dışarı çıktılar. Ancak onlar öyle bir sırdaş idiler ki saray ve harem hayatı ile ilgili olarak tek bir kelâm etmediler.

Sırları ile yaşadılar ve sırları ile gömüldüler!

Bibliyografya:
Silahtar Fındıklı Mehmet Ağa, Silahtar Tarihi, İstanbul 1928, c.II, s. 580-582.
Çağatay Uluçay, Harem, Ankara 1985, s. 10-37
Ayşe Osmanoğlu, Babam Abdülhamid, İstanbul 1994, s. 85-87
Safiye Ünüvar, Saray Hatıralarım, İstanbul 1964, s. 70-71.
İsmail H. Uzunçarşılı, Saray Teşkilatı, Ankara 1984, s. 147-151.
Ahmed Akgündüz, Osmanlı'da Harem, İstanbul 1995, s. 275-293.
Leslie Le Peirce, Harem-i Hümayun ( Çev. A. Berktay), İstanbul 1996, s. 185-191.
Ahmed Refik, Kadınlar Saltanatı, İstanbul 1332, c. III, s. 37-40.
M.Anhegger (Eyüboğlu), Topkapı Sarayı'nda Padişah Evi: Harem, İstanbul 1987, s. 47-52.
Deniz Esemenli, Harem (Türk - İslam Mimarisinde Harem Kısmı), Diyanet İslam Ansiklopedisi, 16, s. 138-152.
Leyla Saz, Saray ve Harem Hatıraları, Yeni Tarih Dergisi, II, İstanbul 1958, s. 412-413-415-442.
Şadiye Osmanoğlu, II. Abdülhamid Devrinde Harem Hayatı, Hayat Mecmuası 1963/1, s.7;1963/15,s. 14-15.