Türkler, bulundukları her yerde ızdırap çeken, hor görülen, yanlış inançlara sapmış milyonlarca insanı korumuş, oralarda hak ve adâletin temelini atmışlardır. Türk ordusunda; sömürü, soygun, katliam ve ahlâksızlık yoktur. Aksine, insanlık, hamiyet, şefkât, hakka saygı ve adâlet vardır. Zâlimlerin karşısında, mazlumların yanında, hakkın müdâfii olan Türk ordusu gittiği her yerde kurtarıcı olarak karşılanmıştır.
Selçuklular; eski Türk onlu sistemi, ıkta sistemi, lüzûmunda ücretli askerler ve uclarda Türk beyliklerinin emrindeki Türkmenlerle muhteşem bir ordu kurmuşlardı. Anadolu Selçuklularının askerî teşkilâtı da Büyük Selçuklu askerî teşkilâtı gibiydi. Maaşlı asker, hükümdarın maiyetinde bulunurdu; bunlar yaya ve atlı olurlardı. Timarı olan askerle ümerânın beslemeye mecbur olduğu asker ordunun esâsını teşkil ediyordu.
Ateşli silahların bulunmasıyla, Türkler bu yeniliği derhal askerî sahada kullanmasını bildiler. Selçuklu ordusunda top kullanılmıştır. Osmanlılar kendilerinden önceki Türk devletlerinin ordularının kuruluş teşkilatlarından istifâde ederek kendilerine has bir ordu meydana getirdiler.
Osmanlı Devleti, modern mânâda ilk dâimi orduyu Birinci Murâd Han zamânında Yeniçeri ordusu adıyla kurdu. Yeniçeri ordusu, disiplin cesâret ve teşkilât bakımından zamânının en mükemmel ordusu ünvânını kazandı. Osmanlılarda, 1389 yılında Kosova Muhârebelerine topçu birliği katılmıştır. Fâtih Sultan Mehmed Han zamânında Osmanlı ordusunda topçuluk çok gelişmiş ve İstanbul’un fethi sırasında en ileri teknikte toplar kullanılmıştır.
Osmanlı ordusu Kapıkulu, Eyâlet ve Deniz Kuvvetleri olarak üç kısımdı. Kapıkulu askerleri; yaya sınıfından olan Yeniçeri, Cebeci, Topçu ocaklarıyla, yine bir ocak olan Atlı Bölüklerden meydana geliyordu. Bu iki sınıf asker, pâdişâhın şahsına mahsus maaşlı merkez kuvvetleriydi ve pâdişâh nerede bulunursa onunla berâber bulunurlardı (Bkz. Kapıkulu Ocakları, Yeniçeri). Eyâlet askerleri ise başlıca Topraklı ve Timarlı Sipâhi denilen süvârilerle, Yaya, Müsellem, Azab ve bir de Rumeli sınırlarındaki Akıncılar’dan meydana gelmekteydi. Osmanlı Devleti yaptığı fetihlerde timar usûlünü uygulayarak geliştirmiş ve bu sûretle dirlik sâhipleri bırakılmış olan bu gelir karşılığı devletin korunmasını sağlayan ordunun bir kısmının hazırlanmasını üzerlerine almışlardır. Timarlı Sipâhiler her sancakta bölüklere ayrılmışlardı. Her on bölük, Alay Beyinin komutası altında toplanırdı. Alay Beyleri savaş olduğunda, bölgesindeki Sancak Beylerinin, onlar da Şehzâdelerin veya Beylerbeyilerin komutası altında sefere giderlerdi. Sipâhilerin onda biri sefer esnâsında hem bölgelerinin korunması hem de âsâyişin sağlanması ve giden arkadaşlarının işlerini görüp, toprağın işletilmesi için sırayla nöbetleşe ülkede kalırlardı.
Çaka Beyin İzmir’de tersâne kurmasıyla Türklerde başlayan Denizcilik Osmanlılar zamânında çok gelişti. On altıncı yüzyılda Türk donanmaları, Akdeniz, Kızıldeniz ve Umman Denizinde serbestçe dolaşabiliyordu. Bu yıllarda Osmanlı Devletinin Donanması: Devlet Filosu, Deryâ Beyleri Filosu veGarp Ocakları (Cezâyir, Tunus, Trablusgarb) Filosu olmak üzere üç filodan kurulu bir kuvvet hâlindeydi. On sekizinci yüzyılda duraklama devresine giren deniz kuvvetleri 19. yüzyılda süratle makina devrine geçti. Türkiye Cumhûriyeti Devletinin kurulmasıyla zamânın deniz kuvvetleri kuruluşuna geçilmiş, modern deniz araçları yapım ve alımına devam edilmiştir.
On dokuzuncu asrın sonunda 20. asrın başında dünyâ ordularında Hava Kuvvetlerinin kurulması ve gelişmesi neticesinde Türk Hava Kuvvetlerinin temelleri 1911 yılında atıldı. Balkan Savaşında ilk defâ savaş görevi yapan pilotlar, Birinci Dünyâ ve İstiklâl savaşlarında ellerindeki imkânların azlığına rağmen büyük hizmetlerde bulundular.
Dâimâ düzenli, tertipli ve uzun ömürlü devletler kurma özelliğine hâiz olan Türkler, yurtlarında iç güvenlik ve huzûrun sağlanması için kânunlar koymuşlar ve teşkilâtlar kurmuşlardır. Göktürklere âit Orhun Kitâbelerinde Yargan kelimesiyle ifâde edilen bir zâbıta teşkilâtının hâkânın emrinde olarak, emniyet ve âsâyişi sağladığı bilinmektedir.
Büyük Selçuklularda Şahne ve Anadolu Selçuklularında Subaşı zâbıta teşkilâtı ve faâliyetlerini yürüten sorumlu memuriyet ve makamlar arasında bulunuyordu. Osmanlı İmparatorluğunda zâbıta görevini yapan kuruluşlar birleştirilerek 1846’da Serasker makâmına bağlı Zaptiye Müşirliği kurulmuştur. 1880 yılında Zaptiye adı Jandarma olarak değiştirilmiştir.
Türk ordusunda kânunlara saygı eksiksiz ve tamdı. Bunun yanında geleneklere titizlikle riâyet edilirdi. Osmanlı ordusunda pâdişâha büyük saygı duyulurdu. Onun büyük otoritesi sâyesinde zaferlere erişilirdi. Bunun yanında bayrağa saygı sarsılmaz askerî geleneklerdendi.
Osmanlı ordusunun kuruluş ve yükselme devrinde tam uyguladığı görevi; iç ve dış düşmana karşı devleti savunmaktır. Bu görevin mesuliyeti çok ağır, başka işle uğraşmaya izin vermeyecek kadar kutsaldır. Ordu politikayla uğraşmaz. Politikaya bulaşan ordu, devleti savunacağı yerde politikacı olarak onu yıkacaktır. Osmanlı ordusunun politikaya karışması 1876 yılından sonra önü alınmaz bir hâle geldi. İlk defâ subaylarda başlayan bu hal 1908 yılından sonra tamâmen bütün orduya sirâyet etti. Bâbıâli Baskını, Balkan Harbi üniformaların siyâset meydanlarına asılmasına sebep oldu. Bu ise ordunun mahvında, devletin yıkılmasında önemli rol oynadı. İstiklâl Harbinde bundan arınan ordu, yıkılmayan inancıyla zor şartlar altında istiklâlini yeniden kazandı.
Bilhassa 1950 yılından sonra modern silahlarla techiz edilen Türk ordusu her geçen gün gelişen silah teknolojisinden istifâde ederek kendini yenilemekte dostlarına güven, düşmanlarına korku vermektedir. Kânûnî zamânında fevkalâde büyükelçi olan, amansız Türk-İslâm düşmanı Baron Von Busbecq, Türk ordusu için şöyle diyor:
“Türk sistemini kendi sistemimizle mukâyese ettiğim zaman, istikbâlin başımıza getireceği şeyleri düşünerek titriyorum. Bir ordu gâlip gelecek ve pâyidar olacak, diğeri de mahv olacaktır. Çünkü şüphesiz, ikisi de sağlam sûrette devam edemezler. Türklerin tarafında, kuvvetli bir imparatorluğun bütün kaynakları mevcut; hiç sarsılmamış bir kuvvet var. Sefer görmüş askerler, zafer itiyatları, meşakkatlere tahammül kâbiliyeti, birlik, düzen, disiplin, kanâatkârlık ve uyanıklık var. Bizim tarafta ise, umûmî fakirlik, husûsî israf, sarsılmış kuvvet, bozulmuş mâneviyat, tahammülsüzlük ve idmansızlık var. Askerlerimiz serkeştir, subaylarımız tamahkârdır. Disiplini hor görüyoruz. Sebatsızlık, serkeşlik, sarhoşluk, sefahat, bizde bol bol mevcuttur. Bütün bunların en kötüsü, düşmanın (Türklerin) zafere, bizim de hezimete alışkın bulunmamızdır... Bizim askerlerimiz arasında olduğu gibi, hiçbir tarafta bir sarhoşluk, cümbüş yâhut kumar gibi şeylere tesâdüf edemezsiniz. Türkler, kâğıt ve zar oyunu bilmezler...”
Meşhur İngiliz diplomatı Ricault, ordu-yu hümâyun ile Uyvar Seferine katılmıştır. Müşâhedelerini şöyle anlatır:
“...Ordugâhta en küçük bir gürültü ve münâkaşa duymak mümkün değildir. Halk, ordularının geçişi sırasında en ufak bir endişe hissetmez. Ordu geçtiği yerde herşeyi peşin para ile satın alır, hanlarda geceleyen asker parasını öder. Türk ordugâhına, kızlarına tecâvüz edildiği için şikâyete gelen anneler görmek mümkün değildir. Malının asker tarafından yağma edildiğini, hoş olmayan herhangi bir davranışla karşılaştığını söyleyerek şikâyete gelen de yoktur. Zîra böyle şeyler olmaz. Bu düzen, Türk ordusunu muzaffer kılmış ve imparatorluklarını muntazam şekilde büyütmüştür. Biz Hıristiyanların ordularına ise şarap, Türk ordusunda görülenlerin tamâmen aksini husule getirmiştir...”
Aynı konuda İorga ise şöyle demektedir:
“Bir Avrupa ordusunun bir ülkeden geçmesi, o ülkenin halkı için felâket, bir Türk ordusunun geçişiyse saâdetti. Halk, Türk ordusunun kendi memleketlerinden geçmesini dört gözle beklerdi. Zengin Türk askerleriyle geniş ölçüde alış veriş yaparlardı. Balkanlarda Genç Hıristiyan kızları, tek başlarına mal satmak için endişesizce Türk ordugâhına girerlerdi. Aynı durum Avrupa orduları için hayal bile edilemezdi.
On sekizinci asrın başlarında ise Kont Bonneval; “Mâhir bir kumandan, Türk askeri ile dünyayı bir kutuptan diğer kutba kat edebilir...” demektedir.